Gazete Saros

Ünlü Sanatçı Ercan Kesal, İpsalalı Yazar Kerem Bozkurt’a konuştu

YAŞAM

53. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Ödüllerinde "Nasipse Adayız" filmi ile "En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo" başta olmak üzere, beş dalda ödül alan; yazar, yönetmen, aktör ve hekim Ercan Kesal ile sinema, edebiyat, kültür ve toplumla alakalı bir söyleşi gerçekleştirdik. Değerli öğrencilerim; Özden Çelik, Tuba Çiftçi, Nuray Elçin, Gülin Eren, Canel Işık, Feyza Koç, Seher Öğütçü, Gözde Özbenigör, Nilüfer Parlak, Esme Şimsek, Seher Tanıdık, Hilal Tanrıkulu, Nurcan Tosun, Çemen Tozbey ve Zeynep Yavuz'a söyleşiye sundukları katkılar için teşekkür ederim.

53. SİYAD Ödüllerinde "Nasipse Adayız" filmi, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo dâhil 5 ödül aldı. Bununla ilgili duygu ve düşünceleriniz nelerdir?

Ödül almak çok sevindirici. Bunun yanında ilk filmimde En iyi Film, En iyi Senaryo ve En iyi Yönetmen ödülü almak büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Vermeye değer buldukları ödüller için Sinema Yazarları Derneği'ne teveccühlerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum.

"Filmlerin de canı var, sanki filmlerin de size kendilerini dayattıkları yerler var"

- En son Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde jüri başkanlığı yaptınız ve sizi 'Nasipse Adayız' filmiyle ilk defa yönetmenlik koltuğunda gördük. "Sinema mühürlenmiş zamandır." Bu Tarkovski'nin bir söylemidir ve Tarkovski ideal sinema tanımında "bir insanın doğumdan ölümüne kadar bütün hayatını çekip bir buçuk saatlik bir kesite -öyküde Çehov tarzı bunun karşılığı olabilir- sığdırabilirsek ancak ideal sinemaya ulaşılır" der. Abbas Kiyarüstemi, Tahran sokaklarında bir ses kayıt cihazıyla dolaşır ve ideal sinemasını bulma yolunda hayatın sesini almaya çalışır. Siz oyunculuk, senaristlik, yönetmenlik ve aynı zamanda kendi yazdığınız kitabın yönetmenliğini yaptınız. Bu bağlamda Nasipse Adayız ideal sinemanıza nasıl bir katkı sağladı? İdeal sinemanıza 'Nasipse Adayız' filmiyle tam olarak ulaşabildiniz mi? Yoksa Nasipse Adayız yeni bir yolculuğun başlangıcı mı?

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, tabi bu bir yolculuk ve 'Nasipse Adayız' uzun metrajda ilk film. Daha sonraki filmler de buna benzeyecektir. Ben böyle bir adamım. Bazen, yapımcı ve yönetmen yardımcısı arkadaşlarla sohbet ederken bana soruyorlar, daha sete çıkmamışız. "Abi nasıl bir film olacak?" diye.

"'Peri gazozu', 'Cin Aynası' gibi bir film olacak" diyorum; çünkü ben nasıl yazıyorsam, nasıl oynuyorsam belli ki benzer tarzda yönetmenlik yapacağım. Bu yüzden bundan sonraki yolculuğum da büyük bir film gibi olacak ve yapacağım filmler bu büyük filmi tamamlamaya çalışacak, içini dolduracağım filmler olacak gibi geliyor.

'Nasipse Adayız'da şansım şu oldu, çok iyi bildiğim bir mevzuydu. Bildiğim sularda yüzdüm. Hem oynayıp hem kamera karşısında olmak fiziksel olarak beni zorladı.

İdeal sinema değil de, belki üslup olarak becerebildiğim, bana iyi gelen bir tarz, senin de sözünü ettiğin gibi belgesele yakın bir tarz. Kurmacanın belgeselle bazen iç içe geçtiği, seyircinin bazen ayırt edemeyeceği bir tarz.

Bu çok hoşuma gidiyor. Belgeselcilikte -ki ilk filmim bir belgeseldir- kurgu masasına müdahale ettiğin için önünde sonunda onun bir kurmaca olduğunu iddia edebilirsin.

Belgeselin de bir senaryo çerçevesinde, onun kontrolünde ve bir kurmaca refleksiyle yapılması, müdahale edilmesi taraftarıyım. İkisinin sanki birbirine bir yerlerde yaklaşıp buluşabileceğine dair bir inancım var. Bu yüzden, özellikle 'Nasipse Adayız', 'Bir Zamanlar Anadolu'da filminde olduğu gibi gerçek mekânlarında olsun istedim.

Hakikaten 2000'li yıllarda aday adaylığımı nerede açıklamaya çalışıyorsam, o salonda o geceyi yaşamak istedim. Çekimleri o salonda yaptık.

Oyuncularımızın büyükçe bir kısmı, özellikle figürasyon dediğimiz yardımcı oyuncuların büyükçe bir kısmı 2000'li yıllarda, mahallede benim aday adaylığım sırasında salona gelen, alkışlayan insanlardı. Hâlâ orada yaşamaya devam eden insanlardı.

Bu sefer onlardan 20 yıl önceki hallerini oynamalarını istedim. O gece beni sunan adam, filmde sunan adamla aynıydı mesela. Bu tür şeyleri özellikle istedim. Çünkü oradaki gerçekliğin seyirciye geçeceğini ya da geçtiğini düşünürüm, hissederim. En azından bana öyle geldiği için, kendi film dilimi oluştururken daha rahat ediyorum.

Ama kurmacada masaya büyük bir malzeme yığıyorsunuz. Filmin, kurgunun kendine ait bir matematiği var. Çoğu zaman filmi kurgu masasında yeniden hizaya getiriyorsunuz. Senaryoyu yazarken başka bir şey, sette başka bir şey, kurgu masasında ise belki de bambaşka bir şey çıkıyor.

Sonuç itibarıyla filmlerin de canı var, sanki filmlerin de size kendilerini dayattıkları yerler var. Onları da dinlemelisiniz, onları da dinliyorsunuz. İdeal film tanımı bu yüzden hep sizin bir kılavuzunuz olarak cebinizde duruyor ama sonuçları tam da istediğiniz gibi oluyor mu? Bence olmuyor çoğu zaman.

Bunu senaryo için de söylerler; "kafanızdaki senaryonun yüzde otuzunu sette gerçekleştirip çekebilirseniz bu yüzde yüzlük başarıdır" derler. Bu yüzden setin de kurgunun da size verdiği ilhama kapılarınızı kapatmayacaksınız. Merakla ve hevesle bakacaksınız etrafa.

Bazen set, yani hayat aslında size hiç tahmin etmediğiniz şeyler sunar. Kendinizi küçük dünyanıza, senaryo kitapçığınıza ya da kafanızdaki kurgunun içerisine hapsederseniz, onlardan imtina etmiş olursunuz, kendinizi mahrum bırakırsınız. Bu yüzden setin de kurgunun da kendi ilhamı vardır. Yolculuk bitmez. Yeni öğrendiklerinde, yeni seyrettiklerinde ve yeni okuduklarında devam edecek, bu yolculuk bitmeyecek diye düşünüyorum.

"Asıl olanın garip bir biçimde insanın vazgeçemediği o tuhaf hükmetme isteği, iktidar duygusu olduğunu; bu yüzden de geriye dönemediğini anladım"

- 'Nasipse Adayız', insanın hükmetmesi, hırsı ve kör noktalarına değinen bir kitap ama karakter bir türlü o vazgeçişi, geri dönmeyi yapamıyor. Bunun olmayacağını anladığı zamanlarda bile. Bu vazgeçememe neden?

Biliyor musun tam da niye vazgeçemediğinin peşine düştüm aslında. Kendimde en çok şaşırdığım şey buydu. Yaşını başını almış bir adamsın, hastane kurmuşsun, hekimsin, seviliyorsun, sayılıyorsun. Seni bu kadar zillete mahkûm eden şey ne olabilir?

Şunun olmayacağına hızlıca karar verdim. "Ben hizmet aşkıyla yanıyorum. Bu semte, bu beldeye belediye başkanı olup hizmet etmek için ne gerekiyorsa yapacağım, çok özveriliyim çok hayırseverim" falan. Bu inandırıcı gelmiyor bana. İnsan bütün bunlar için bu kadar aşağılanmaya razı olmaz bence.

Yani hiç kimse ermiş ya da derviş değil. En azından kendi adıma şunu söyleyebilirim. Bunun arkasına saklandığımı fark ettim. Asıl olanın garip bir biçimde insanın vazgeçemediği o tuhaf hükmetme isteği, iktidar duygusu olduğunu ve bunun çok güçlü bir duygu olduğunu, bunun müthiş bir şey olduğunu, bir türlü doymadığını ve bu yüzden de geriye dönemediğini anladım.

Geriye dönememek biraz da şundan; ileriye gitmek daha kolay, geriye dönmeye kalkıştığınızda hesap vermek zorundasınız. Kendinizle yüzleşmek çok ağır bir şeydir. İnsanın kendiyle karşılaşıp kendinden hesap sorması, kendinden utanması, öz eleştirisi o kadar zor, o kadar acıtıcı ki!

Çünkü biliyorsun, insan vicdanından daha ağır bir yargıç yok. Hiç kimse bir insanı kendi vicdanından daha ağır yargılayamaz. Mümkün değil. Çünkü her duygunun altta yatan sebebi olan o bilinçdışını biliyorsun, farkındasın. Bu ağır hesaplaşmaya girişmek yerine bu yokmuş gibi davranıp gittiği yere kadar koşmak, ucunda uçurum olduğunu bilsen de gidip oraya düşmek.

Yeter ki geriye dönüp o hesaplaşmayı, o acıtıcı süreci yaşama. Allah'tan ben durdum. Durdum da bekledim ve gitmedim. Parça parça olmuş bir şeylerden, kendisiyle hesaplaşmış, kendisiyle karşılaşmış, kendindeki tuhaflığı çekinmeden paylaşabilen bir adam olmuş yeni bir ben yaratmayı tercih ettim.
"Politika bu anlamda insan neslinin en iyi sığındığı alanlardan biridir"

Bu yüzden 'Nasipse Adayız'ı seyreden ya da okuyan varsa eğer fark etmiştir; benim en acımadan saldırdığım karakter Kemal Güner karakteridir. Diğerlerini affedebilirim, diğerlerinin mutlaka bir sebebi vardır. Birisi bir şey olmak istiyordur, birisi onun karısı olmak istiyordur. Onu anlayabilirim ama senin ne işin var güzel kardeşim? Nedir senin derdin? Bu kadar meselenin içerisinde kendini bir şey zannederek verdiğin uğraş neden? Enteresan.

Politika tabi bu anlamda insan neslinin en iyi sığındığı alanlardan biridir. İnsan kendi kör noktasıyla, kendini tanıyamadığı noktayla politika yolculuğunda karşılaşabilir. Eğer bunu görmeyi arzulamıyorsanız; kör noktanızı hesaba katmayacaksanız, kendinizin vazgeçilmez olduğuna inanıyorsanız ondan sonra basıp gidiyorsunuz.

Belki de bizim siyasetçilerimizin kendilerinin vazgeçilmez olduğunu ve hakikaten uzun yıllara dayanan, bitmek tükenmek bilmeyen siyaset yolculuğunun sebebini de buna bağlayabiliriz. Herhalde, kendilerinden sonra dünyanın yıkılacağını, kaybolacağını düşünüyorlardır.

Hani vardır ya 'benden sonra tufan' duygusu. Kendilerinin vazgeçilmez olduğu duygusu başka türlü edinilemez diye düşünüyor insan. Hâlbuki dünya bir seyir, kendi hızıyla dönüyor, kimler geliyor kimler geçiyor. Bu yüzden 'Nasipse Adayız', yaşadığım pratik dışında yazarken de çekerken de sürekli kendimle karşılaştığım, kendimle yüzleştiğim, kendime şaşırdığım bir süreç oldu.

Garip bir dönemdi. Ben sadece 'Nasipse Adayız' filmiyle kalmadım. 'Bir Zamanlar Adaydım' diye filmin oluşum sürecini anlatan bir belgesel de yaptım. O da yakında sizlere ulaşacak. 'Bir Zamanlar Adaydım' kırk dakikalık bir belgesel. Orada bu hikâyeleri uzun uzun anlatıyorum. Senin sorularının cevabı da o belgeselin içerisinde vardır diye düşünüyorum.


"Politika, garip bir şekilde sizin kendi nefsinizle olan meselenizde sizi bir sınava tabi tutuyor"

- Filmde anlatılan göz önünde olmak ya da onaylanmak zaafı, gerçekten insanı kendinden bu derece uzaklaştırabiliyor mu?

Politika yolculuğu bu anlamda er meydanı gibi, başka yerlerde pekâlâ vaziyeti idare edebilirsiniz. Kariyer yaparsınız. Çoluk çocuk sahibi olursunuz. İyi bir aile babası olursunuz. Sınanmazsınız kolay kolay ama politika öyle değil, garip bir şekilde sizin kendi nefsinizle olan meselenizde sizi bir sınava tabi tutuyor.

Çünkü orada erk var, güç var. Başkalarına hükmetme şansı var. Sanki sizden önceki dünya ve sizden sonra başka bir dünya kuruluyormuş gibi duygularla orada yer almaya başlıyorsunuz. Bu müthiş çekici, yoldan çıkarıcı, cazip bir şey ama bence bunun üzerine yeterince konuşulmuyor. Sanki bir doğal bir şeymiş gibi, insanlık bu durumu, demokrasi denen şeyi, kaç bin yıldır yaşıyor ve icra ediyormuş gibi düşünülüyor ama bence değil.

Tuhaf bir şey var, tehlikeli bir süreç olduğuna kaniyim. Bence günümüzdeki lider karakterlerin bizi bu kadar şaşırtmasının altındaki sebep bu.


"Ben en çok kendime kırıldım, herkesten beklerdim ama kendimden beklemezdim"

Yakın zamanda Amerikan Başkanı mesela, değişti Allah'tan, dünyanın jandarması, dünyanın en büyük emperyalisti diye nitelendirilecek bir ülke bu adamı seçti. Bu adamın ağzından çıkan her şeyin, bir kararın bizim bütün geleceğimizi, dünyanın geleceğini etkilemesi garip değil mi? Bu bana çok korkutucu geliyor.

Bu yüzden kişinin kendiyle olan yolcuğu önemlidir. Ben aday adaylığı yolculuğumda en çok kendime kırıldım. Başkalarına çok üzülüyordum. Başkalarına çok kırılıyordum. Sözler tutulmuyor. Üçkâğıt, arkadan iş çevirmeler, hayal kırıklıkları; tamam, anlaşılabilir bir şey, ama ben en çok kendime kırıldım, herkesten beklerdim ama kendimden beklemezdim.

Ben o yaşa kadar kendime o kadar çok yatırım yapmıştım, kendimle o kadar uğraşmıştım ki kendime çok güveniyordum. Yaşadıklarıma baktığımda, bir de onları kaleme aldığımda hem kitabın hem de filmin otobiyografik özellikleri çok fazladır.

Kitapta "Nasıl yani bu da mı?" diyeceğiniz her şey başımdan geçti, bu kadar tuhaf bir şey olabilir mi? Kendime haksızlık etmişim. Kendime şaşırdığım bir süreçti. Ama Allah'tan bunları yazmayı becerebildiğim ve filme de dönüştürebildiğim için günün sonunda karlı çıkan ben oldum. İyi bir roman ve iyi bir filmle ayrıldım bu yolculuktan.


"Hem okumak, hem yazmak devrimci bir eylemdir; bir isyandır, karşı çıkıştır. Bu yüzden, beni kurtaran bir şeydir"

- Öykülerinizi okurken sanki böyle bir arkadaşımın ağzından dinliyor gibi bir his oluştu bende. Çok samimi, sıcak bir havada okuyormuşum gibi hissettim. Sizce bunun kaynağı nedir, yani bu hissi bize nasıl geçiriyorsunuz?

Geçmişten bugüne hep okuyan biri oldum. Zaten çocukluğumun şansı olarak hep okumayı anlatırım. Yoksa Anadolu'nun ortasında bir kasabada, çok çocuklu bir ailenin dördüncü erkek çocuğu olarak dünyaya gelmişsiniz, babanız çiftçi, ananız okuma yazma bilmeyen, yirmi dört saat çalışan bir kadın, kalabalık bir aile…

Bunların arasında hayatiyetinizi sürdürebilmenin yolu kendinizi onlara ispatlamak ya da bu hayatın dışında başka bir hayatı icat etmek. Edebiyat bana bunu bahşetti, okumak bana bunu bahşetti.

Okumak, daha önce hiç tanık olmadığım cümleler bu gerçeklik dışında, çok tuhaf, bana pek de iyi gelmeyen, çocukluğumu cehenneme çeviren bu gerçeklik dışında, başka bir şey, gerçekten daha gerçek bir şey icat edebileceğimi gösterdi.

Önce okumak, sonra da yazmak. Aslında hem okumak, hem yazmak devrimci bir eylemdir. Bir isyandır, karşı çıkıştır. Bu yüzden, beni kurtaran bir şeydir. Bundan ümit ederim hiç yoksun kalmam.

Yazma ile ilgili olan üslubu ise yazarak geliştirdim. Hemen olan bir şey değil bu, yazdıkça gelişen bir şey. Öncellikle tabi, bir şey biriktiriyorsunuz ve hakikaten çok okumaya başladıktan bir süre sonra zaten yazma kendini dayatıyor, kendini zorluyor. Yazmak da istiyorsunuz. Sonra da üslup gelişiyor.

Fakat bendeki bu sizin sözünü ettiğiniz tarzın bilinçlice, uğraşarak seçtiğim bir tarz olduğunu söyleyebilirim.

"İyi yazarların, gazeteci refleksine sahip olduklarını düşünürüm"

Marguez'in 'Yüzyıllık Yalnızlık' kitabını anlatırken verdiği örneğe benzeyen bir örnek vereceğim size. "Bu kitabı on iki yılda yazdım" der. "Normalde on yıl düşündüm, son iki yılda da yazdım, bitirdim" der. Bu kadar uzun süre düşünmesinin sebebini de, romanın üslubunu bulamaması olarak açıklar.

Sonra bir şey fark eder Marguez, "anneannem, başına gelenleri, geçmişte yaşananları, kasabada şahit olduklarını o kadar sade, o kadar tuhaf, o kadar sıradan bir dille anlatıyordu ki, bu tuhaf, dehşetengiz, inanılmaz, müthiş, şaşırtıcı hikâyeleri sanki gündelik bir mevzuymuş gibi anlattığında, etkileyiciliği daha da güçlü oluyordu, onu fark ettim" der.

Anneannesi kasabada işlenen bir cinayetten, sanki her gün oluyormuş gibi bahsedermiş. Konuşurken, böyle bir dille, üslupla anlatırmış. Bu yüzden de Marguez 'Yüzyıllık Yalnızlık' kitabı için "anneannemin üslubuyla yazdım, ondaki bu üslubu fark ettikten sonra, hızlıca iki yılda bitirebildim romanımı" der.

Tabi Marguez'in gazeteci olması da bence çok önemli. İyi yazarların, gazeteci refleksine sahip olduklarını düşünürüm. Kısa, kesin, açık, net, dolambacı olmayan ve okuruyla direk ilişki kuran cümle tarzı olan iyi bir gazeteciydi Marguez, ölünceye kadar gazeteciydi.

Dostoyevski de gazetecidir, uzun yıllar boyunca gazete ve dergi çıkarmış bir adamdır. Ben, bu yüzden gazeteci tarzında kelimeler ve cümleler ile kurulan ilişkinin kısa, net, açık, dolambaçsız, süslü cümlelerin arkasına saklanmayan bir tarz olduğunu, olması gerektiğini düşünüyorum.

Bir de Marguez gibi annemin ya da anneannemin bir hikâye anlatırken kullandığı üslubu taklit etmeye çalışıyorum aslında. Yani, okur ile yazar arasındaki mesafeyi kaldırıp, onunla sohbet ediyormuş gibi yazıyorum. Anlatacağım meseleye hem dışarıdan bakıyormuşuz gibi hem de içinden, ben onun elinden tutmuşum da sanki sağlık ocağının içinde geziyormuşum gibi ya da birlikte karlı bir köy yolunda, taşra yolunda, tozlu bir yolda yürüyormuşuz gibi, bir duyguyla anlatmaya çalışıyorum.

Ancak o zaman sahici olacak öykü, ancak o zaman okuyucum hakikaten bana inanacak, anlattıklarımla hemen bir iletişim, bir özdeşleşme yaşayacak. Biraz da senarist kimliğimin etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Yani sinemasal bir tarzla, sanki kalemi bir kamera gibi kullanıp, birlikte o görüntüleri izliyormuşuz, ben de ona şahitlik ediyormuşum gibi bir dil.

Bu, okuyucu tarafından, okuyucu ile yazar arasındaki olası bir tuhaf mesafeyi de kapatır. Çünkü bütün yazarların okuyucu karşısında ister istemez, kendiliğinden oluşan bir iktidarları vardır. Sanki kelimelerin hükümdarı orada oturuyor, okuyucuya bir şeyler söylüyor, okuyucu da onu hayranlıkla izliyor ya da okuyor gibi.

Ben, baştan bundan vazgeçmiş bir adamım. Böyle bir ilişki hiç düşünmediğim için, kendi okumaktan hoşlandığım tarzda yazmak istemişimdir. Kısacası bu benim de hoşuma gidiyor. 'Peri Gazozu'nu ve 'Cin Aynası'nı tekrar okuduğum zaman "Ha, iyi! Güzel, ağzına sağlık. Güzel yazmışsın" diyebiliyorum. Bence bütün mesele bu.

"Keskin'de dinlediğiniz müziği, Keskin'in türkülerini Anadolu'nun bir başka yerinde kolay kolay bulamazsınız"

- 'Peri Gazozu' kitabını okuyunca sizin Keskin'de çalıştığınızı gördüm. Adeta Keskin'in izini sürdüm, Kırıkkale'nin izini sürdüm. O dönemlerde galiba Ankara'ya bağlıymış Keskin ilçesi. 'Nişanlının Gelişi' adlı öykünüzde, "İnsan denen canlının en iyi kasabalarda tanınabileceğini ve burada yaşananların ruhumda derin izler bırakacağını şimdiden anlamıştım" diyerek Keskin halkına, bir nevi Anadolu insanına seslenmişsiniz. Sizden Anadolu insanını dinlemeyi çok isterim.

Ben de oralıyım. Sonuçta Avanos doğumluyum ve Avanos Nevşehir'e bağlı bir ilçe. Ama yıllar sonra bir seyahatname ya da bir biyografide rastladım. Avanos çok önceleri Keskin sancağına bağlıymış. Dedim ki "ya ben sürekli aynı yerlerde dönüp duruyorum her seferinde." Çünkü Avanos'ta doğdum, büyüdüm. Sonra Ankara'da okudum. İzmir'de tıp fakültesini bitirdim. Mecburî hizmetimi Keskin'in bir köyünde yaptım.

Uzun yıllar Keskin'de ve Bala'da hekimlik yaptıktan sonra da döndüm. Yani o toprakların çocuğu olarak büyüdükten sonra sanki tekrar yeniden aynı topraklara bu sefer onların doktoru, doktor abisi olarak geri döndüm ve bu yüzden şanslıydım.

Neden mi? Çünkü biliyorum ben onları; onlar benim komşularım, akrabalarım. Yani benim dayım nasılsa o da aynı. Yani benim annem gibi davranıyor. Tanıyorum oradaki insanları, kadınları. Bu yüzden rahattım. İstanbul'da Okmeydanı'nda da benzer refleksi yaşadım. Beyoğlu'na bağlıdır ama biraz periferide bir semttir.

Kâğıthane'de, Çağlayan'da, Okmeydanı'nda özel sağlık sektöründe otuz yılı aşkın hekimlik yaptım. Sağlık merkezi kurdum, hastane kurdum, işletmecilik yaptım. Ve yine aynı şeyi yaşıyorum. Yani Sivaslılarla, Giresunlularla ondan sonra ne bileyim Erzincanlılarla hemhâlım.

Aslında yine Anadolu'dan kopup gelmiş, İstanbul'un kenarına konuşlanmış ekmek parası peşinde olan insanlar şu an hastalarım. Onlar benim hastalarım derken samimiyetle ayırt etmiyorum. Komşularım, sanki arkadaşlarım, dostlarım, hemhâl olduğum insanlar; sadece hekim-hasta ilişkisi yaşayamazsınız.

Tamam, ben Ataşehir'de oturuyorum. Ataşehir başka bir yer Kadıköy falan, ama sabah sekizden akşam sekize kadar belki de on iki saat hep orada oldum yıllarca, çok uzun yıllar. Hâlâ daha orada işletmem, iş yerim. Şimdi bunu şunun için söylüyorum: "Keskin, Kırıkkale 1984 yılında benim hekimlik yaptığım, yani gözümü açıp da gördüğüm yer." Yani unutmam mümkün değil.

İzmir'i de unutamıyorum. Bazen dönüp soruyorum kendime; "Niye İzmir'i unutamıyorum acaba?" diye. Ege Üniversitesi'nde uzun yıllar tıp fakültesi eğitimi, bir yıl kadar da diş hekimliğinde okudum. Yani ilk gençlik yıllarımı orada geçirmişim. İlklerimin birçoğunu İzmir'de yaşamışım. İlk diyebileceğimiz ne varsa; mesela ilk politik hareketler, ilk sevgili, ilk ayrılık. tabi sevgili olduğu için doğal olarak ayrılık da var işin içerisinde.

Ya da ilk şiirim 1981'de İzmir'de bir şiir dergisinde yayımlanmıştı. Dedim ki "Galiba bütün ilkler orada. O yüzden hiçbir zaman unutamıyorum."

Hekimliğimi unutamayışımın sebebi de ilklerimin hep Keskin'de olması. Mecburî hizmetimin ilk günü gittim. Başhekimim, rahmetli Mevlüt Çapanoğlu, Keskin Devlet Hastanesi Dâhiliye Uzmanı, o gün hasta bakmışım. Tuhaf bir teşhis koymuşum.

Dedi ki "Öyle değil oğlum, gel bak." Bana hasta akciğeri dinletti rahmetli. Yani tıp fakültesinde öğrendiklerim bir yana ben hekimliği Keskin'de öğrendim, Mevlüt Abi bana sahada öğretti hekimliği. Yani zatürresi olan bir akciğerin nasıl ses çıkaracağını ondan öğrendim.

"Oğlum, ayağını kara basarsın da kıtırt kıtırt kıtırt diye bir ses gelir. Akciğeri dinle, eğer stetoskopla bu sesi alıyorsan o hasta zatürredir" dedi. Şimdi bunu unutmak mümkün değil. Bunu okulda da öyle kolayca söylemezler, öğretilmez ya da unutursun; okuyup geçersin.

Keskin bu yüzden çok kıymetlidir. Kırıkkale de öyle tabi, Kırıkkale "Kırık" ve "Kale" diye iki köymüş. Keskin'e bağlıymış onlar. Sonra galiba endüstriyel sebeplerle; MKY'nin orada olması ya da başka sebepler; göç, orayı daha büyütmüş, Keskin'i oraya bağlamış.

Keskin çok güçlü anılar bıraktı bende. Zaten özel bir kasaba, bugün kesinlikle benzersiz bir yer orası. Ve bu oranın müziğine de yansır. Yani Keskin'de dinlediğiniz müziği, Keskin'in türkülerini Anadolu'nun bir başka yerinde kolay kolay bulamazsınız. O sadece Keskin'dedir ve Keskin'e ait bir şeydir.

Bence Neşet Ertaş'ın da, Muharrem Ertaş'ın da türkü geleneğinin yaslandığı alan "bozlak" kültürü, rahmetli Hacı Taşan ile devam eden gelenek ahfadı, devamıdır. Onları dinlemek, onlarla muhabbetin içinde olmak, o genç yaşta onlara şahit olmak ve anılarını biriktirmek benim için çok kıymetliydi. Ne güzel. İyi ki onlarla olmuşum.


"Babamın ilkokul mezunu bir çiftçi olması ya da bir gazozcu, bir esnaf olması, dünyayla kurduğu ilişkiyi geliştirmesine engel olmazdı"

- 'Peri Gazozu' kitabınızın başında babanıza ithaf ettiğinizi yazmışsınız. Gerçekten babanızı çok merak ediyorum. Hayatınızda nasıl bir yeri var? Sizden babanızı dinlemek isterim.

Biz dört erkek kardeşiz. Babam yıllar önce vefat etti ve abilerim de yeterince yaşlandı. En büyüğü 1949 doğumlu, yetmiş iki yaşında. Ben gelmişim artık altmış yaşıma. Abilerimle sohbet ediyorum. Uzun zamandır fark ettiğim bir şey var. Bütün abilerim babamı başka türlü tarif ediyor.

Yani şöyle, benim babam Gazozcu Mevlüt ile abimin Gazozcu Mevlüt'ü farklı. Tamam, benziyor, aynı insan ama kurdukları ilişki, babamın onlarda kalan izleri, babaya dair değer yargıları da dâhil hatırladıkları çok farklı.

Aynı babanın çocuklarısınız ama değişik biçimde ilişki kuruyorsunuz. Başka hafızalarınız var. Bir ortak hafıza var, bir de kendinize ait, babanızla kurduğunuz başka bir şey var.

Ben ailemin en küçük çocuğuydum ama biraz da babamın projesiydim. Babam ilkokul mezunu bir çiftçiydi. Normalde uzun yıllar çiftçilik yaptıktan sonra gazozculuk yapmaya sıvanmış.

Bakınca enteresan bir adamdı. Mesela okuma yazmaya çok meraklıydı. Rahmetli amcam onu çok eleştirirdi. "Niye iskarpin giyiyorsun?" derdi. İskarpin giymek garip karşılanıyordu. Çiftçi çarık giyer ya da kara lastik giyer. Babam iskarpin giyerdi.

Bir de babam çiftçiyken kravat takmaya çalışan bir adamdı. Şahsına münhasırdı. Bu yüzden bence özel birisiydi. Lakabı da rahmetlinin "üniversiteli" idi. İlkokul mezunu bir adama kasabalı niye "üniversiteli" diye lakap takar?

Gazozcu Mevlüt "üniversiteli" derlerdi. Şundan diye tahmin ediyorum. Okuldan çıkmışım, babama bir şey getireceğim, götüreceğim ya da bir şey söyleyeceğim. Babam bir kulüpte, şehir kulübünde oturur; sandalyesini çekmiş ya bir öğretmenin ya bir savcının ya da kaymakam geldiyse onun yanında sohbet etmeye çalışır. Onlara bir şeyler sorar. Gazete kupürleri keser.

Birtakım şeyleri, mesela kitaplara olan ilgimi biraz ondan öğrendim. O yol açtı. Peki, abilerimden beklentisi neydi? Abilerimden olan beklentileri pek karşılık bulamadı ama bende yakaladı onu. Bu yüzden çok uzunca yıllar çok özel bir ilişkimiz vardı. Annemden daha güçlü bir ilişkimiz vardı.

Böyle aşkla birbirimize sarılırdık. Biliyorum bana çok güvenirdi. Benimle gurur duyması da ayrıca beni çok heyecanlandırır ve güçlendirirdi. Üniversite yıllarında, 1980 öncesi, politik dönem ortalık karışık. 'Peri Gazozu'nda yazdım mı bilmiyorum... Mektup yazılır, tabi şimdiki gibi bilgisayarlar yok, telefon da çok zor. Mektuplar gider gelir. Babam benim mektuplarımı saklarmış.

Ben de uzun yazardım. Dört sayfa, beş sayfa, altı sayfa mektup yazardım. Yurtta işimiz ne? Oturup sabaha kadar mektup yazardık. Benim mektupların arası uzadığı zaman "şu eski mektupları getir Fadime" dermiş anneme. Onları yeni gelmiş gibi okurmuş.

Annem, "Oğlum, geçen sene gönderdiğin mektubu bugün gelmiş gibi okuyor, tuhaf bu adam" diye anlatırdı gittiğim zaman. Babamdan okumayı, bilgiyi, bilgiye verdiği kıymeti, öğrenmeye dair olan açlığı, dürüstlüğü, ahlaklı olmayı ve samimi olmayı öğrendim.

Bu anlamda babama çok şey borçluyum. Keşke biz de kendi evlatlarımıza sadece bu kadar, bu söylediğim cümleler çerçevesinde bir şeyler bırakabilsek. Babamın ilkokul mezunu bir çiftçi olması ya da bir gazozcu, bir esnaf olması bunları engellemezdi. Dünyayla kurduğu ilişkiyi geliştirmesine engel olmazdı.


"Babamın yasını, kayıp duygusunu sanki hikâyelerimde aşmaya çalışmışım. Şimdi baktığımda bunu görüyorum"

Çok yıllar sonra babam Parkinson oldu, yatağa bağlı kaldı ama hâlâ kalkacağım diye düşünüyordu. Bir ilacın bulunacağına ve iyileşeceğine inanıyordu. Beni film festivali için Amerika'ya davet ettiler. Ben de böyle hafif espri yapar gibi "Baba, Boston'a gideceğim. Hep Amerika falan derdin. Ne dersin? Gidelim mi? Gelir misin?" diye sordum.

"Bilmiyorum ki oğlum. Nasıl gideceğim şimdi uçağa falan?" diye kendi kendine bir hareket yaptı. Biz şaşkınlıkla baktık. Babam Parkinson'du ve o halde Amerika'ya gidebileceğini, Amerika'ya gitmek istediğini bana hissettirdi. Babamdaki hayatla olan ilişki böyle bir şeydi.

Annem mesela daha gerçekçi bir kadındı. Evin ikinci reisi gibiydi. Daha Osmanlı, daha güçlü, daha tuhaf duruşu vardı. Babam daha naif bir adamdı. Mesela babam "Amerika olabilir. Geleyim peki oğlum. Nasıl gideceğim ben? Acaba sedyeyle mi bindirirler? Peki, Boston'da ne yaparız?" diye konuşmaya başlayınca annem: "Ya şuna bak. Ne diyorsun? Oğlan şaka yaptı sana" dedi. Yani böyle birisiydi.

'Peri Gazozu' hikâyelerini yazmaya başladığım zaman babamı kaybettim. Bu yüzden babamın yasını, kayıp duygusunu sanki hikâyelerimde aşmaya çalışmışım. Şimdi baktığımda bunu görüyorum. Çünkü hikayelerimin hepsine de babam sirayet etmiş.


"Annemi kaybettiğimde yeryüzünü kaybetmişim gibi bir duyguya kapıldım; dünyayı kaybetmek gibi bir şey anneyi kaybetmek"

Hikâyenin bir yerinde mutlaka babam var. Bu yüzden sanki o yas sürecini yazarak anlatmışım, diye düşünüyorum. Daha sonra aradan dört beş yıl geçtikten sonra annemi kaybettim. Annemdeki kayıpla babamın kaybı birbirine hiç benzemiyordu.

Sonra dedim ki: "Babamda yazarak, 'Peri Gazozu' sırasında atlatmışım bu yas sürecini. Annemde kolay olmadı."

Annemi kaybettiğimde yeryüzünü kaybetmişim gibi bir duyguya kapıldım. Annemin kaybında sanki birisi ayağımın altından halıyı çekivermiş gibi geldi. Babam da öyle bir şey olmadı. Babamı böyle keyifle anlatarak, neşeyle hatırlayarak yendim.

Bir de "artık babam yok, ben varım" düşüncesi vardır ya "onu sürdürecek olan benim" duygusunu yaşamıştım. Fakat anne gidince anladım ki anne tuhaf bir şeymiş. Anne kaybını hiç tarif edemiyorum. Yani dünyayı kaybetmek gibi bir şey anneyi kaybetmek.


"Birisi için bir fedakârlıkta bulunmanın zül addedildiği, enayilik olarak addedildiği bir dönem bu çağ"

- 'Peri Gazozu' kitabında "İnsan olmak, kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddetle isteyebiliyorsa 'insanım' diyebiliyor" diye bir cümleniz var. Şu anda 'ben nesli' diye tabir ettiğimiz, kişisel gelişimin de etkisiyle 'kendi odaklı' bir nesil var karşımızda. Peki, bunu nasıl tarif ederiz? Sadece her şeyi kendinde hak gören ama başkasının hakkını düşünmeyen insanları nasıl tanımlayacağız? Şu anki dönemi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ne yazık ki öyle ama bu empoze ediliyor. Bunun karşısında da herhalde direnemiyor insanlar. Bir insanın sürekli kendini önemsediği, kendini sevdiği, "Hayır" demeyi öğrenmesi gerektiği, ne demekse o? Yani, birisi için bir fedakârlıkta bulunmanın zül addedildiği, enayilik olarak addedildiği bir dönem bu çağ.

Bu, bizim kuşakla birlikte nihayete eren bir şey gibi düşünüyorum. Baktığımda 1960'lı 1970'li yılları son demlerinden yakalamışız gibi hissediyorum. Bunu yazmıştım sanki ama tuhaf bir şey söyleyeceğim. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 12 Eylül benim doğum günüm ne yazık ki, Türkiye'nin fay hattı gibi tarif edebileceğim bir tarih.

Bu 80 darbesinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, hiçbir şeyin tadı kalmadı gibi gelir bana hep. Ne oldu? Bir şey oldu, çok samimi, çok kaliteli, entelektüel, haysiyetli bir kuşağı biçtiler aslında. Onların, bugün bizleri yönetmesine, bizlerle birlikte olmasına, bu hayatın içinde yer almasına, yönetici kademelerinde yer almasına sanki baştan müsaade etmediler ve orada çözüldü iş gibi düşünürüm her zaman.


"12 Eylül askeri darbesi aynı zamanda bir siyaset mühendisliği gibidir"

12 Eylül askeri darbesi aynı zamanda bir siyaset mühendisliği gibidir. Sanki 1979 sonuna kadar bu pişirildi, hazırlandı, ülke bir iç savaş koşulları yaşıyordu, sanki insanlar bu darbeyi beklediler ve evet, bu yüzden de biraz rızayla yaşandı.

Fakat ondan sonra hiçbir şey iyi olmadı, hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Postmodern bir çağ. Kapitalizmin bütün dünyayı aynılaştırdığı bir çağ. Artık ayırt edemiyoruz. Çünkü insanım diye tarif ettikleri şey, tüketici bir bireyden başka bir şey değil. Ondan istenen yeterince tüketmesi ve yerini kendinden sonra gelen tüketicilere bırakıp çekip gitmesi.

Bu iyi bir şey değil. Buradan hayırlı bir şey çıkmaz. Buradan sadece mutsuzluk çıkar, depresyon çıkar, yeni hastalıklar çıkar. Şifası ise sanat galiba; günün bu saatinde, bir akşam vakti bunlar üzerine konuşuyorsak hala bundan bir yarar umacağımızı bildiğimiz içindir.

Yani, kitaplar şifadır. Sanat, sinema, resim, müzik şifadır. Kendimizi onarmak zorundayız. Çocuklarımıza da etrafımıza da ulaşabildiğimiz herkese bunları empoze etmeliyiz, direnmeliyiz, itiraz etmeliyiz, karşı çıkmalıyız.

Kendini sevmekten daha çok, kişinin kendine saygı duyması; asıl olan şeyin bu olduğunu anlatmalıyız. Zor ama başka da çaremiz yok.

Ben dedemle ilgili bir hikâye anlatarak o cümleye geldim. Hatırlıyorum o yazıyı ben. Dedem rahmetli, annemin babası, baba dedemi görmedim ben, erken vefat etmiş. Annemin babası, büyük dedem kasaptı ve dükkânından evine gelir, bazen beni görür ve çağırırdı. Küçük çocuğum tabi. Gazozhaneden falan çıkmışım. Mutlaka bir şeyler yedirmeye çalışırdı. "Aç mısın?" derdi bana. Ben de tokum aslında ama o sevinsin diye "açım" derdim. Bana bir şey yedirdiği zaman dünyanın en mutlu adamı olurdu.

Orada anladım ki bir başkasının sevincini kendi içinde içselleştirebiliyorsa bir insan, 'insanım' diyebiliyor. Biz ancak başkalarıyla birlikte olursak bu dünya yaşanılır ve yaşamak anlamlı hale gelir. Tek başınalık hastalıklı bir şey bu anlamda bunları söyleyebilirim.


"Hasta hikâyelerini biriktirmesem, hastalarım bunları anlatmasa ben 'Peri Gazozu'nu yazamazdım"

- Toplumun hem bu kadar içinde olup hem de nasıl bu kadar dışarıdan bakabiliyorsunuz? Bunda hekimlik mesleğinizin rolü var mıdır? Ve Türk toplumunu nasıl tanımlarsınız?

Hekimlik diyecektim ağzımdan aldın. Evet, bu bir şans benim için; çünkü biraz önce bir başka soruya cevap verirken de söyledim. Onların kardeşi, oğlu, yeğeni, çocuğu iken onların doktoru, Doktor Ercan Abileri oldum. Bu yüzden masanın hem bu tarafında hem diğer tarafında olma şansını yakaladım.

Onların niye o dertlerle geldiklerini biliyordum; çünkü on-on beş sene önce ben de onlardan biriydim. Annemi alıyordum, kolundan tansiyonunu ölçtürmeye götürüyordum. Yani o sağlık ocağı dünyasını tanıyor, hasta-hekim ilişkisini tahmin edebiliyordum.

Tabi, hastalar da bana kendi hikâyelerini bağışladılar. Sakınmadan anlattılar. Onların sır kâtibi olmak, onları taşımak, onlardan birtakım sonuçlar çıkarmak çok kıymetli deneyimler kazandırır. Hekimlik mesleği başka mesleklere benzemez bu yüzden çok şanslıydım.

Hasta hikâyelerini biriktirmesem, hastalarım bunları anlatmasa ben 'Peri Gazozu'nu yazamazdım, biliyorum. 'Cin Aynası'ndaki bir sürü hikâye, 'Peri Gazozu'ndaki bir sürü hikâye hakikaten hastalarımın hikâyeleridir. Onları dinleyip onlara şahit olduğum için yazılmıştır.


"Çok şanslı bir coğrafyada olduğumuzu düşünüyorum. Burası kavimler kapısı ve bitmeyen bir göç var"

Anadolu insanı, bu coğrafyanınona dayattığı ya da bu coğrafyada yaşamanın getirdiği birtakım meseleleri çözebilmiş bir karaktere sahiptir. Kavimler kapısı olması, çok kültürlü olması, öncelikle bu topraklara hoş görünün ciddi anlamda yerleşmesine sebep olmuştur ve bu topraklarda hiçbir toplumsal yapının başına gelmeyen göçler yaşanmıştır.

Bu yüzden Anadolu insanı komşularıyla nasıl yaşayacağını, onların inançlarına, kimliklerine dair neyi içselleştirmesi gerektiğini öğrenmiştir. Bu bir refleks gibi kazanılmış, bağışlanmış bir şeydir. Ben çocukken hatırlıyorum, benimle aynı yaştakiler bilmiyorum katılacaklar mı?.. Annem yılın belli bir zamanında kırmızı, mavi, yeşil yumurtalar kaynatırdı. Uzun yıllar sonra onların paskalya yumurtalarıyla ne kadar benzeştiğini fark ettim.

Yani niye yapardık? Üstelik annem beş vakit namazında olan bir kadın, yani, neydi bizim hayatımıza giren bu tuhaf renkli yumurtalar? Nereden öğrendik de biz bunu çocukluğumun en kıymetli anlarından biri gibi benim hafızımda kalmış? Belli ki bizim Kapadokya'nın Rum, Ermeni ya da Musevi komşularından bize kalan izler, onlardan öğrendiklerimiz, şahit olduklarımız sebebiyle kaynatılıyordu o renkli yumurtalar.

Ben çok şanslı bir coğrafyada olduğumuzu düşünüyorum. Burası kavimler kapısı ve bitmeyen bir göç var. Dünyanın hiçbir bölgesinde dört milyon, beş milyon insana, göçmene hiçbir coğrafya bu kadar kolay kucak açmaz; bu çok kıymetli bir şey.


"Coğrafyanın bu kadar kalın çizgileri olmaz. Anadolu bu yüzden bize hoş görüyü öğretmiştir; Anadolu insanı hoşgörüyü içselleştirmiştir, tevekkül sahibidir"

Ben İstanbul'da şahidim, İstanbul'da nüfusa ve rakamlara baktığımızda herhalde bir milyon göçmen vardır. Çoğu çoluk çocuğa karıştı, evlendi, iş güç sahibi oldu. Belli ki evlilikler olacak, onlardan babası Türk annesi Suriyeli bir sürü çocuk olacak, biliyorum ve bunların çok doğal, zenginleştirilmiş, güçlendirici şeyler olduğuna inanıyorum.

Geçen sene pandemiden birkaç ay önce bir konuşma için Fransa'ya Paris'e gitmiştim. Sempozyuma katılıp göçle ilgili bir sunum yapacaktım. Uzun bir konuşma oldu, sonunu şöyle bağlamıştım: Göçmen kuşlar yüzyıllardır bir oraya bir buraya göçüyorlar. Kuşlara soruyor musunuz 'niye göç ediyorsunuz?' diye, insanlara da sormayın.

İnsanlar yaşam çabasından, derdinden başka bir şey yüzünden göç etmez. Yaşamak istiyorlar ve bu onların en doğal hakkı. Dünya hepimizin. Yeryüzünün parçasıyız, misafiriyiz herkes kadar, herkes gibi. tabi ki insanın sınırları, bayrağı olması çok kıymetli ama biz bunu sonradan icat ettik.

Coğrafyanın bu kadar kalın çizgileri olmaz. Anadolu bu yüzden bize hoş görüyü öğretmiştir. Anadolu insanı kimdir diye sorarsanız belki de bir cümleyle şöyle özetleyebilirim; Hoşgörüyü içselleştirmiştir, tevekkül sahibidir.


- 'Peri Gazozu' kitabınızda beni 'Palimpsest' gibi bir terimle tanıştırdınız. Araştırmalarım da Sarah Dillon'a kadar gittim. Çok keyifliydi çünkü ben de yazmayı, tam da sizin dediğiniz gibi yazmanın yeniden icat edilmediğini, bir kişi süreci olduğunu, yeniden üretilen parşömen kâğıdı gibi olduğunu düşündüm.

Bu kelimeye rastladığımda çok etkilenmiştim. Eskiden kâğıtlar çok pahalıydı ya da üzerine yazı yazılacak malzemeyi bulmak çok zor, çok zahmetliydi. Bu yüzden elinizdeki malzemeyi defalarca kullanıyordunuz. Üzeri kaplanıyor ve yeniden yazıyordunuz.

Bu arada, kazındığı zaman eski yazılan şeyler yeniden açığa çıkmış oluyordu. Yani onlar asla kaybolmuyor ve hiç bir yere gitmiyor aslında. Dedim ki, bu toplumların hafızası gibi. Coğrafyanın ömrü gibi. Bizim başımızdan geçenler, hayatımız gibi. Ailemizin yaşadıkları gibi. Hiçbir şey aslında kaybolmuyor. Biz bunun üzerine yeni bir şey yazıyor gibiyiz.

Ama bu yolculuğa eskisini de taşıyarak devam ediyoruz. Bu iyi geldi bana. Kendimi iyi hissettim. Böylece şaşırmamayı öğreniyorsunuz. Bu coğrafyanın insanı niye böyle bir şey yaptı demiyorsunuz. Yani bunun altında bu var diyorsunuz, bu olmazsa olmaz diyorsunuz, bu bir 'palimpsest' diyorsunuz. Eski bir antropolojik bir kelime sonuç itibarı ile.


- Edebiyatta da bunun üzerine bir izlek oluşturmuşlar. Araştırmalarım sonucu bir kitap buldum, 'palimpsest' adında.

Öyle mi? Bende almak isterim.


- Sarah Dillon - Palimpsest: Edebiyat, Eleştiri ve Kuram.

Anladım. Bir sürü şey açıklanabilir bu kavram üzerinden.


"Ne derin bir umutsuzluk taraftarıyım ne de içi boş bir umuttan yanayım"

- Arzu ederseniz 'Cin Aynası' kitabı ile devam edelim. Kitap Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanan, unutmamamız gerekirken unuttuğumuz birçok acı olayla ilgili. Kitabın genelinde bu olayların anlatılması sebebiyle büyük bir keder hâkim. Ama bu kederin içerisinde, sizin hep umutlu bir tarafınızın olduğu da hissediliyor. Geçmişten günümüze kadar bunca acı olay yaşanmışken, haksızlık ve acı kısmı hâlâ devam ederken, siz umudunuzu nasıl koruyabiliyorsunuz? Gerçekten bizim toplumumuz iyileşebilir mi? Eğer böyleyse de, bunun nasıl olacağını çok merak ediyorum.

Aslında kendi kişisel tarihimiz, kendi yaşadıklarımız ve kendi ömrümüz üzerinden dünyayı, başımıza gelenleri, dünyanın başına gelenleri kolayca anlatamayız. Bu haksızlık olur. İnsan ömrü nedir ki? Yetmiş yıl, seksen yıl... Diyelim ki akil baliğ olduğunuzu düşündüğünüz yirmili yaşlardan sonra dünyayı takip etmeye, kendinizi anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığınız bir süreç başlıyor.

Sağlıklı düşünüp bir şeyler söylemeye çalıştığınız kırk, elli sene başınıza gelenleri, dünyanın başına gelenleri ve yaşadıklarınızı objektif olarak değerlendirmeye pek müsait değil. Onlara dair kesin yargılarda bulunmamanız lazım.

Bu yüzden ne derin bir umutsuzluk taraftarıyım ne de içi boş bir umuttan yanayım. Sadece yaşadıklarımı ve şahit olduklarımı kaydetmeye çalışıyorum. Yapmak istediğim şey bu. Kuşkusuz umutsuz olmuyor. Bizden sonrakiler için geçmişten bize aktarılan mirası da bilerek, onlardan yola çıkarak ve onlardan umutlanarak başımıza gelenlere dair bir umut bırakmak istiyorum. Ama saklamadan, sakınmadan, çekinmeden anlatmak istiyorum.

Bu yüzden 'Cin Aynası'nın bir yerinde geçer; Söz söylemenin ağır bedel ödediği bir ülke burası ama orada "tanrıların başımıza ördüğü çoraplar..." diye başlayan bir cümle var. Belki onu şöyle değiştirebiliriz. Bu egemen sınıfların, hâkim sınıfların, muktedirlerin başımıza ördüğü çoraplar çocuklarımızın dilinde şarkı olsun, şiir olsun, türkü olsun diye bunlar geliyor bizim başımıza.

Başka türlü nasıl olacak ki? Kemal Tahir'in Fatma İrfan'a cezaevinde yazdığı mektupta vardır ya öyle bir cümle. Fatma İrfan çok üzgün ve serzenişli bir mektup gönderir Kemal Bey'e: "Bunlar niye başımıza geliyor? Hiç gerek yokken ya da hiç hak etmediğimiz halde niye bu kadar eziyet çekiyoruz?" diye yazar.

Kemal Tahir ise cezaevinden eşi Fatma İrfan'a yazdığı mektubunda şöyle der:

Hikâyesi olmayanlara üzül, asıl acınacak onlardır. Ne güzel bunlar başımıza gelmiş, bunlardan ne hikâyeler, ne romanlar çıkacak.


Aslında bu iyimserlik çok insani, çok onurlu bir şey. Bu yüzden, biraz da aldığım antropoloji eğitimi, antropoloji okumaları bana bugün de yarın da dünyaya dair kesinkes şeyler söylemenin anlamsız olduğunu gösterdi.

Onlardan ders aldım ve insanlık tarihinin aslında bir sınıflar arası mücadelenin, ezen ile ezilenin mücadelesinin tarihi olduğunu ve bunun bitmeyeceğini anladım.

Ama insan onurunun da insan ahlakının da buralarda gizlendiğini ve buralarda ortaya çıktığını gördüğüm için bugün ve yarın da bunlar değişecek ve her şey de güzel olacak diyemem, ama bu dünya hep böyle gelmiş böyle gider de diyemem.

Biz bunların içinden kendimize dersler çıkartıyoruz. Aslında bizden öncekilerin bize bıraktıkları üzerinde daha mutlu, daha güçlü bir hafızayı bizden sonrakilere bırakmaya çalışıyoruz. Hepsi bu, yani ne çok umutlu bir şey aslında sözünü ettiğim, ne de derin bir umutsuzluk.

Bunların arasında durmayı bilmek, bunların farkında olmak ve bunlara rağmen, bunlara inat, insan onurunu, insanın kendisine olan saygısını kaybetmemek için uğraşmak, tek bildiğim bu.


- "Bilmiyormuş gibi, hiç olmamış hiç görmemiş gibi yaşamamak, utanmak ahlakın ince sınırı. Ahlak, en olmaz zamanlarda ben buradayım arkadaş diyebilmektir" diye bir sözünüz var. Günümüz toplumunda ahlak kavramını bu bakış açısıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahlak kavramıyla ilgili cümleyi ben Kemal Tahir'in 'Kurt Kanunu' kitabından ilham aldım. Kemal Bey'in bütün kitapları önemlidir ama 'Kurt Kanunu' önemli ve benzersiz bir kitaptır.

Romana konu olan 1927 İzmir Suikastı davasında, kaçak durumda olan eski bir İttihatçı, galiba Kara Kemal'di, gidecek bir yeri de yok, perişan, daha önce yol arkadaşlığı yapmış bir arkadaşı aklına gelir. Birbiriyle alakaları kalmamış, ayrı yollara savrulmuşlar ama "çok namuslu, haysiyetli bir adam Emin Bey'e gideyim sığınayım" der.

Akşam vakti ya da daha geç bir vakit Emin Bey'in kapısı çalar. Kapıyı Emin Bey'in ablası açar. tabi ablası tanır, bu o kaçak, "Emin Bey burada mı?" der. Ablası da kardeşinin başına bunlar yüzünden bir hal gelmesin diye "evde yok" der.

Adam anlar tabi, bu kadın yalan söylüyor ama yapacak bir şey yok. "Peki, sağ ol" der, döner gider. O sırada Emin Bey sesi duyar gelir "abla kimdir o?" der. "Yanlış, birisi adres sormaya gelmiş" der ablası ama Emin Bey, "yok, kimdi o?" diye ısrar eder.

Ablası, "İşte Abdülkerim mi, Kemal mi arananlardan biri, seni sordu" der. "Neden yok dedin?" der ablasına. Ablası da der ki: "Yetmedi mi bunlar yüzünden çektiklerimiz, yine başına bela alacaksın, gelecek eve sığınacak."

Emin Bey, "dur onu bulayım" derken ablası onu tutmaya çalışır. Tutmaya çalışan ablasına yıllar boyu hiç yapmadığı bir şey yapar. Onu itekler ve yere yıkar. Dışarı çıkar. Adam da kaçak ya adını söyleyemediği için "Emin Bey'i soran arkadaş, Emin Bey'i soran arkadaş, ben buradayım! Ben buradayım! Soran arkadaş, ben buradayım!" diye bağırarak sokaktan aşağı koşar.

Bu beni çok etkilemişti. Kitabı okuduğumda çok etkilenmiştim. Herhâlde ahlak denilen şey böyle bir şey. En olmadık zamanlarda "ben buradayım, ben burada duruyorum. Buradayım, ben bak bir tarafa gitmiyorum." diyebilmek galiba diye düşünüyorum.


- Türk Edebiyatı'nın gelecekteki görüntüsü nasıl olacak? Edebiyat yolculuğuna yeni çıkmış yazar adayları nasıl bir yol takip etmeli? Türk Edebiyatı'nın neye ihtiyacı var? Yeni yazarları takip ediyor musunuz?

Tek bir cümlede veya birkaç dakika içinde cevap verilebilecek bir soru değil ama şöyle hızlıca söyleyebilirim tabi. Herkesin yolculuğu kendisine aittir. Sizinki kendinize ait bir yolculuk olacak ve çok temel olan bir şey varsa o da çok okumaktır. Çünkü bizden öncekilerin bize sunduğu çok büyük bir hafıza var ve okumaktan vazgeçtiğiniz anda, onlardan da mahrum kalmış oluyorsunuz.

Ancak çok okuduğunuz zaman çok yazabiliyorsunuz. Başıma çok geldiği olmuştur, mesela yazarken tıkandığım yazamadığım zamanlar oluyor ve direkt yazmayı bırakıyor, bir kitap okumaya başlıyorum. Sait Faik okuyorum, Çehov okuyorum. Ondan sonra benzin koymuşum da motoru tekrardan çalıştırabilmişim gibi yeniden yazmaya başlayabiliyorum.

Bizim edebiyatımız çok diri bir edebiyat. Genç arkadaşların yazdıklarını, özellikle üç beş tanesini çok severek takip ediyorum. Çok hoşuma gidiyor. Okurken altlarını çiziyorum. Aslında onların verimli hallerini kıskanıyorum. Ben bir sürü alanda, bir sürü iş yapmaya çalışan bir adam olduğum için, bazen enerjim dağılıveriyor.

Mesela şu an hayatımda, hatta aylardır, senaryo dışında hiçbir şey yok. Yeni bir filme hazırlanıyorum ve içim gidiyor kitaplara baktıkça. Onlara zaman ayırmam lazım ama bir yandan da senaryonun bitmesi lazım. Sete çıkacağız, oyuncu seçeceğiz, kameramanla uğraşacağız. O yüzden vaktiniz ne kadar ise okumaktan vazgeçmeyin.


"Hikâyenin kendisinden vazgeçmezsiniz sahiciliği de bundan zarar görmez, mahremiyeti de korumuş olursunuz"

- Hekimlik tecrübesi olan bir yazar olarak, hasta hekim mahremiyetinin yazılara aktarımı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bütün senaryo çalışmaları aslında okuma çalışmalarıdır. Bir şeyi yazmak hemen oturup yazıp ortaya çıkarmak ve sadece metne odaklanarak metne ulaşmak değildir. "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminin senaryosunu yazarken piyasada ne kadar savcı, avukat, ceza reisi, polis, doktor anıları, otobiyografik metinleri, kitapları varsa aradım, topladım. Okudum.

İşime yarayacaklarını düşündüğüm şeylerin altını çizerek notlar çıkardım, belki bir kısmından faydalanmışızdır. Mesela savcıların, hâkimlerin, avukatların, anı kitapları yok denecek kadar az. Neyse ki doktorlarınki daha fazlaydı. Sorununuz ne arkadaş? Neden daha fazla yazmıyorsunuz? Bir sürü yakın arkadaşım da var adliyede ama mahremiyet, mahkeme dosyası, suçlu, suç, maktul, dava, davacı bunlar böyle yazılmaz, sonuçta bir dava dosyası yazıyorsunuz diye düşünüyorlar. Bence bunları yazmalıyız.

Hâkimler, savcılar, avukatlar da yazmalılar. Aslında hepimiz yazmalıyız. İnsana temas eden, insan ile ilişkisi olan insan hikâyelerini niye saklasın ki? Üstelik benim yazılarım her ne kadar 'Peri Gazozu'nda otobiyografik özellikler taşıyorsa da hikâyelerin hepsi de müdahale içerir.

Hikâyenin kendisinden vazgeçmeden bütün kahramanları değiştiriliyorsa zaten çok zor yazılmıştır. Mutlaka çok farklı biçimde yazılmış, akla gelmeyecek biçimde değiştirilmiştir. Şehri değişmiştir, kadını erkek, yazı kış yapmıştır. Hikâyenin kendisinden vazgeçmezsiniz sahiciliği de bundan zarar görmez, mahremiyeti de korumuş olursunuz. O sır kâtipliğinin niteliğini de taşırsınız.

Daha sonra bunu kullanmaya karar verdiğinizde, hikâyenizde kurmaca olarak değerlendirdiğinizde zaten onu istediğiniz gibi eğip bükersiniz. Moskova hikâyeleri taşra hikâyeleri yazılmasa çoğundan haberdar olamazdık. Haksızlık bu bence. Faruk Eren'in bir 'Ağır Ceza Reisi'nin Anıları' alanındaki nadir bir kaç kitaptan biridir. O kitap yazılmasaydı emin olun çok şey kaybederdik.

Daha çok şey yazılsın. Daha çok şey anlatılsın. Burada sadece hekim olarak değil, yani bütün mesleklerdeki arkadaşların da hiçbir şey yapmasalar bile günce tutmalarını öneririm. Kendileri için en azından dönüp baktıklarında çok şaşıracaklarına eminim.


"Tarihe tanıklık etmeli, kaydetmeliyiz. Doğu toplumlarının, ya da bizim coğrafyanın en büyük problemlerinden birisi bu"

Çok kıymetli şeyler olduğunu biliyorum. "Bir zamanlar Anadolu'da" filminin hikâyesini konuşmaya başladığımız ilk günden itibaren ben günce olarak yazdım. Yıllar sonra, bu film bittikten sonra 'Evvel Zaman' adıyla kitap olarak bastırdım. Sinema okullarında senaryo yazım derslerinde okutuluyor bu kitap. Sadece senaryo yazmadım bu tarafıyla çok önemli ve kıymetli.

Oğlum Poyraz doğmuş o zamanlar ateşlenmiş eve gitmişim, antropoloji doktorası yapıyorum. Hangi derse girdim? Bozkurt Hoca bana ne dedi? Hepsini yazmışım. O gün ne yedik? Ne yaptık? Domuz gribi yaşanmış bizim sette film çekerken. Ekipten 8-10 kişi hastalanmış, onları yazmışım. Yazarlığın o döneminde siyasi partilerden birisi kapatılmış onu yazmışım.

Bunlar çok kıymetli şeyler. Tarihe tanıklık etmeli, kaydetmeliyiz. Doğu toplumlarının, ya da bizim coğrafyanın en büyük problemlerinden birisi bu. Garp yazar. Biz anlatırız, konuşuruz ama yazmayız. Yazar kaydeder, not alır ve bu bizde kalır.


- Hekimlik mesleğinden ne zaman ve neden vazgeçtiniz?

Benim Anadolu'daki hekimlik maceram uzun yıllar sürdü. Mecburi hizmet bittikten sonra da çok uzun yıllar kalınca ilk eşim İstanbul'a geldi. Mühendisti o ve ben de bir an önce İstanbul'a gitmek istiyordum. Aklımda sinema yapmak vardı.

Yönetmenlik meselesi mecburi hizmette içime düşen bir ateşti ve mecburi hizmetin ilk yıllarında yönetmen hayatlarını okuduğum kitaplarım vardı. Yani Kurosawa'yı, Saura'yı, Bergman'ı Tarkovski'yi, Bunuel'i, Truffaut ve Hitchcock'u ben mecburi hizmetin ilk yıllarında okuyordum ve evet şu an kitapları gösteriyorsun.


- Ercan Abi, siz bana bu kitapları önermiştiniz ben de bütün yönetmen kitapları serisini aldım.

Bunları okuduktan sonra birisinin yönetmen olmayı arzulamaması mümkün değil. Seni de yakında film setlerinde görebiliriz.


- Estağfurullah abi

Bu yüzden İstanbul'du. Ankara ve İzmir taşra kalır nedense? Kimse alınmasın ama böyledir. İşin kötüsü oyuncu olacaksanız İstanbul'a gideceksiniz, iyi bir şair, iyi bir yazar olup sizden bahsedilmesini ya da iyi yayınevleri ile buluşmayı istiyorsanız yine İstanbul'a gideceksiniz.

Biraz İstanbul arzusuyla yanıp tutuşuyordum ama bir türlü de tayinim olmuyordu. Malum sebeplerden dolayı yapmıyorlardı, ben de istifa ettim. İşsiz bir hekim olarak gittim İstanbul'a, o gittiğim doksanlı yıllar zor zamanlardı çünkü sinema da yapamıyordum, yapacak halim yoktu.

Hemen olmayacağını gördüm. Hızla fark etmiştim. Özel Sağlık Sektöründe bir süre işletmecilik yaptıktan sonra bir vesileyle sinemaya girdim.


"Abi, Annen içeride 'yavrum oğlum çok yoruluyor ondan ne istiyorsunuz istemeyin artık yazmasın' dedi"

- Yazarın eserleriyle ilgili hissettiği tatmin duygusu hakkında neler söylemek istersiniz?

Edebiyatta, sinemada hatta bütün yaratıcı sanat dallarında benzer bir şey vardır. Her seferinde yeni bir işe başlarken sanki bu işi hiç yapmamışım gibi hissedersiniz. Hayatınızda ilk kez elinize kalem alıyormuş gibi başlarsınız.

Beceremeyeceğim korkusu vardır. Kaygı, yetmezlik duygusu, güvensizlik ama bu biraz da insana heyecan ve hız katar. Biraz kendinize güveninizi engellediği için 'kibirden' de sizi alıkoyar. Yine her seferinde sanki sıfırdan, hiçbir şey bilmiyormuş gibi işe başlamak taze bir duyguyu da size bağışlar.

O yüzden zorlanmayı da pozitif bir anlamda düşünür ve algılarız. Evet, diyorum yine aynı yerden başladım. Ama biliyorum ki bu işle çok mutlu olacağız, iyi bir şey çıkacak ve iyi ki yapmışım diyeceğim.

'Peri Gazozu'nu yazdığım zamanlarda haftalık hikâyeler olarak yazıyorum, Radikal gazetesine yetiştireceğim. Cumartesi saat 11.00'e kadar yazıyı mutlaka editöre göndermem lazım. O bir hafta boyunca neler çekiyorsam, ne yapıyorsam...

Anam rahmetli hayattaydı o sıralar ve Ataşehir'de, aynı evde kalıyoruz. Ben yukarıda debeleniyorum. İki katlı ev, o da aşağıda namaza kalkmış oluyor, kendince dolanıyor evin içerisinde. Neden deli gibi ortada dolandığımı ya da bunu neden o kadar ciddiye aldığımı anlamıyordu.

Sadece şu çok hoşuma gider. Bir hafta sonu, bir yemekteyiz, Radikal'de editör olarak çalışan bir gazeteci arkadaşım da var. Annem, "yavrum bu çok kederli, bu çok zorlanıyor. Bırakın ona yaptırtmayın. Bir söyleyin ona yazmasın, gazeteye almayın bunun yazılarını" falan diye tatlı tatlı anlatıyor, akıl veriyormuş.

Sonra arkadaşım gülerek, "Abi, Annen içeride 'yavrum oğlum çok yoruluyor ondan ne istiyorsunuz istemeyin artık yazmasın' dedi" diye anlatmıştı.


- Yazmanın 'nedeni, nasılı' size göre nedir?

Vallahi önce kendiniz için yazıyorsunuz tam da Samet Ağaoğlu'nun dediği gibi "içinizde tortular var, yazarak bu tortulardan kurtulabiliyorsunuz." Yeni tortular birikmeye devam ediyor belki, ama hakikaten size iyi de gelen bir şey.

Bu yüzden yazmak, senaryo yazmak, oynamak, hatta film çekmek yaratıcı süreçler aynı zamanda terapötik süreçlerdir. Size iyi gelmese niye yapasınız ki? Bu bir görev faikı ile olan bir şey değil. Yazıp kurtulmak istiyorsunuz, içinizi dökmek anlatmak istiyorsunuz.

Okur meçhul bir şey. Sanki yazdıktan sonra sizden çıkan, yazdığınız, yeryüzüne fırlattığınız bir şey. Hiç tanımadığınız insanlara mektup yazıyor gibisiniz. Merak ediyorsunuz tabi kim aldı acaba mektupları? Tepki ne oldu, yerine ulaştı mı? Mektuba bir cevap belki duymak istiyorsunuz.

'Nasipse Adayız' diğer kitaplarıma nazaran kendimle daha çok cebelleştiğim, kendime daha yalın kılıç daldığım bir kitaptır diyebilirim. Kitabın şöyle de bir yolculuğu oldu. Önce ben bir sinopsis ve tretman yazdım, yani ben bir senaryo hazırlığına girmiştim ama senaryo biraz cimri yazmayı, lafı uzatmadan anlatmayı vaaz eder, işin doğası bu.

Ben de dedim ki 'elimi korkak alıştırmak yerine aklıma geleni yazayım.' Çünkü içimden taşıyor onları sakınmayayım. O zaman 'film işini biraz kenara çekeyim tretman değil de bunu novella yapayım' diye düşündüm.

'Nasipse Adayız' böyle roman olarak çıktı. Kısmet sonra, tretmandan roman yaptığım şeyin içinden yeniden film çıkardım. Bu anlamda metine birkaç kez daldım çıktım diyebilirim.


"Egemen sınıfların hiç hazzetmediği bir şey. Bu anlamda, bu düzen sürdükçe, sansür hayatımızda hep olacak"

- Sanatta sansür hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bütün dönemlere sansürün damga vurmasının sebebinin, özellikle egemen sınıfların muhalefetten hoşlanmamaları, kendileri için bir tehlike olarak görmeleri olduğunu düşünürüm. Tarih bize bunun böyle olduğunu göstermiştir.

Sansür hep olagelmiştir. Özellikle sanat alanında bu daha fazla görülür. Sebebi de sanatın beklenmedik bir biçimde insanların ruhunda yarattığı değişim ve dönüşümdür.

Görünmeyen bir şey, elle tutulmayan bir şey garip bir biçimde insanların ruhlarına sirayet ediyor, onları değiştiriyor, dönüştürüyor ve onlara cesaret veriyor. Bundan daha tehlikeli bir şey olamaz. Silahları anlarsınız, bombayı, tüfeği anlarsınız ama kelimeleri anlayamazsınız ya da bir filmi, bir resmi anlayamazsınız. Bu nasıl oluyor da insanın ruhunu değiştiriyor, dönüştürüyor?

Tabi hâkim ögelerin, egemen sınıfların hiç hazzetmediği bir şey. Bu anlamda, bu düzen sürdükçe, sansür hayatımızda hep olacak.

Ama buraya bir parantez açayım. En kötü sansür bence otosansür yani kişinin kendine uyguladığı sansürdür. Farkında olarak ya da olmayarak yapılır ve en tehlikelisinin otosansür olduğunu düşünürüm. Diğerini biliyorsunuz yani yazdığınız şeyin karşılığının ne olacağını, başınıza neyin gelebileceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirsiniz.

Ona göre kelimelerin arkasına sığınırsınız. Edebiyatın, sanatın böyle riskli bir ilhamı da var, böyle bir zenginleşmeye müsaade ettiğini biliyoruz. Hatta böyle baskı dönemlerinde sanatçılar daha yaratıcı olur. Fakat kişinin kendine uyguladığı sansürün dermanı yok. Bu yüzden cesarete ihtiyacımız var. Birbirimizi cesaretlendirmeye ihtiyacımız var.

"Dostoyevski okumadan ölmek, bir insanın hayatı boyunca kendisine yapabileceği en büyük haksızlıktır"

- Ercan Abi "Ustalara Soruyorum" kitabının içerisinde yaptığımız söyleşide "Dünyayı öyküler okuyan, filmler izleyen ve böylelikle dönüşüm geçiren insanlar değiştirebilir" diye bir cümle kullanmıştınız. Yazar adaylarına öncü olması açısından, önermek istediğiniz edebiyat ve sinema eserleri nelerdir? Ayrıca bu soru vesilesi ile okuyucularımıza içerisinde sizin bu soruya bol bol cevap verdiğiniz "Aslında" isimli kitabınızı da önerelim.

Evet, doğru. Çocukluk dönemlerimde bizim edebiyatımızın yazarları ile tanıştım. Bu benim için bir şanstı. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal okumak bir şanstı. Robinson Crusoe'un hayatımda çok acayip bir yeri olduğunu düşünürüm. Hayal kurmayı, başka bir şeyler icat etmeyi sanki hep onlardan feyz alarak yaptım.

Sonra tabi, Rus Edebiyatı var. Mesela Dostoyevski okumadan ölmek, bir insanın hayatı boyunca kendisine yapabileceği en büyük haksızlıktır. Yani Karamazov Kardeşleri, Ecinnileri okumadan ölmemek lazım. Sonraki yıllarda Modern Türk Edebiyatı'nın kıvrımlarına daha çok daldım.

Haldun Taner'in Türkçesini çok severim. Saik Faik'siz, Sabahattin Ali'siz nasıl olur? Refik Halit Karay'ı çok yıllar sonra keşfettim mesela bu haksızlıktı. Özellikle o dönemde öyle bir Türkçe, mucize gibi bir şey.

Ahmet Hamdi Tanpınar aynı şekilde edebiyatımızda bazı insanlar mucize gibi ve çok önemli.

Ayrıca hayatım boyunca tekrar tekrar okumaktan çok zevk aldığım kitap, Rafael Alberti'nin Yitik Koru isimli kitabıdır. Baskısının olduğunu düşünmüyorum ama sahaflarda rastlayabilirsiniz. Çok kıymetli bir kitaptır. Film olarak ise Kieslowski'nin Dekaloglar'ı benim sinema yolculuğumu bir parça değiştirmiştir.


- Ercan Abi, çok faydalı ve dolu dolu bir söyleşi oldu. Çok keyifli vakit geçirdim. Bunun size çok teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ediyorum.

Kaynak: https://www.indyturk.com/

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.